"Ne mutlu Türküm diyene." "Bağımsızlık benim karakterimdir."
"İnsanlara hürriyet, milletlere istiklal." "Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez."

Kitaplar

Bir Kitap Tanıtımı

2500 Yıllık Çin İmparatorluk Belgelerinde

Hunlar ve Türkistan

- Dünyanın en eski yazılı belgeleri olarak kabul edilen Çin İmparatorluk Yıllıkları’nın Hunlar ve Türkistan ile ilgili bölümler ilk defa tam metin halinde Türkçe yayınlandı.

- Çin Yıllıkları’da yer alan bilgilere göre, ismen bilinen ilk Hun hanedanı, MÖ 1765 yıllarında yaşamıştır.

İpek Yolu serisinin ilk kitabı „İpek Yolu 1, Çin-Doğu Türkistan“ isimli eserin yazarı G. Ahmetcan Asenanın yeni kitabı “2500 Yıllık Çin İmparatorluk Belgelerinde Hunlar ve Türkistan”da yer alan metinler, insanlığın Türkler ve Türkistan hakkında sahip olduğu en eski yazılı belgeler olarak kabul edilen Şi-ki ve Sin Hen-şu gibi Çin İmparatorluk Yıllıkları esas alınarak hazırlanmıştır. Ünlü sinolog J. M. de Grootun (1854-1921) Batı bilim dünyasına kazandırdığı metinler, G. Ahmetcan Asena tarafından notlarla zenginleştirilerek Türk okuruna sunulmaktadır. Orta Asyanın ve bu anlamda Hunlar ve benzeri adlar altında karşımıza çıkan Türklerin siyasî ve kültürel tarihi yazılırken, devlet ve sosyo-ekonomik yapıları tahlil edilirken, en eskisi 2500 yıl öncesine dayanan bu belgeler esas alınmalıdır. Çin belgelerinden çıkan sonuca bakılırsa, Türk devlet geleneği sanıldığından çok daha eski, köklü ve zengindir. Asyada Türk olgusu muhtemelen Çin olgusundan da eskidir. Bugünkü Türk terimi Kök Türklerden beri değil, en az MÖ 7. Yüzyıldan beri Asyada bir boy adı olarak kullanılmaktaydı. Belgelerde, Asyada yüz yıllar süren Türk hâkimiyetinin oluşması ve ibret verici çöküşünün yanı sıra, Hunların sebep oldukları büyük halk göçleri konusunda çarpıcı bilgiler yer almaktadır.

“Hunlar konusu, 3. yüzyıla kadar, yani aşağı yukarı 800 yıl Çin Yıllıklarının ana meşgalesidir. Merkezleri bugünkü Moğolistan ve Ordos’da bulunan Hunlar, yaşadıkları devrin süper gücüydüler. MÖ 2. yüzyılda Kore’den Hazar kıyılarına kadar yayılan Büyük Hun İmparatorluğu topraklarının büyüklüğü 18.000.000 m² idi. (Bugünkü Türkiye’nin 25 misli!) Hunların başlattıkları büyük halk göçleri, Roma İmparatorlu-ğu’nun yıkılmasına sebep olmuş, Asya ve Avrupa’nın tarihi ve etnik yapısını değiştir-miştir.” (Kitaptan).


Hunların Kökeni

Çin Yıllıkları’da yer alan bilgilere göre, ismen bilinen ilk Hun hanedanı, MÖ 1765 yıllarında yaşamıştır. Yıllıklardan:

“Hiya hanedanlığından Kiye, tao’sunu yitirmişti; Tang’a yenildikten sonra (MÖ 1765) göçtüğü Ming-tiao’da üç yıl yaşadıktan sonra öldü. Onun oğlu Hun-ok, babasının hareminden kadınlarla evlendi ve gidip kuzey ülkelerine yerleşti; o ve halkı orada sürülerinin arkasından dolaşarak (göçebe hayatı) yaşıyorlardı.”

“Sun-or’dan Törebay’a kadar aradan bin yıldan fazla zaman geçti. Bu zaman zarfı içerisinde Hun İmparatorluğu bazan büyüdü, bazan küçüldü. Bu döneme ait hanedanlık yıllıkları bulunamamış ve yeniden düzenlenememiştir. Fakat Tanrıkut Mete’nin liderliğinde Hunlar güçlerinin zirvesine ulaştıktan ve kuzeydeki bütün barbarları egemenlikleri altına soktuktan ve güneyde merkezi imparatorluk (Çin) ile düşmanca karşı karşıya geldikten sonra, Hun hanedanlığının unvanları ve devlet yapısıyla ilgili hanedanlık raporları bulunmuş ve yeniden tanzim edilmiştir.”


Hun Töreleri

“Onların yasalarında, (haksız yere birini öldüren bir kişi), ölüm cezasına çarptırılır. Başkalarının malını gasp eden bir kişinin ailesinin bütün mallarına el konulur. Hafif suç işleyenlerin yüzüne bir çentik atılır; ağır suçlar, ölümle cezalandırılır. En yüksek hapis cezası, on gündür; bu yüzden onların ülkesinde çok fazla tutuklu olmaz.”

“Bir iş yapılacağı zaman, yıldızlara ve aya (yıldız falına) bakarlar. Dolunayda veya ay büyümeğe başladığı zaman, saldırır veya savaşırlar; ay küçülmeğe başladığı zaman, birliklerini geri çekerler. Tanrıkut, savaş esnasında rakibini öldüren veya esir alan bir savaşçıya, bir kadeh şarabın yanı sıra savaş esnasında esir aldığı insanları hediye eder. Bir savaşçı, ele geçirdiği (kadın, erkek) insanların efendisi olur, bu yüzden savaş esnasında olduğunca çok canlı insan yakalamaya çalışırlar. Özel yanıltma birlikleri düşmanı kuşatma konusunda çok mahirdirler. (...) Savaşta ölen bir (arkadaşının) cesedini taşıyıp getirene onun malı verilir.”

“Hun vatandaşlarının (devlete karşı) yükümlülükleri zor değil, hatta çok basittir; bu yüzden Hunlarda Tanrıkut ile bakanları arasındaki ilişkiler de girift değil, doğaldır; yalın ve akıcıdır. Koca Hun İmparatorluğu, bir bütünlük arzeden sağlıklı bir vücut gibi örgütlenmiştir.”

“Bir baba, oğul veya kardeş öldüğünde, geride kalanlar belli kaideler içerisinde onun eşiyle evlenirler; çünkü onlar ailelerinin, boylarının kan kaybetmesinden hoşlanmazlar. Hunların, başlarına gelen bütün felaketlere rağmen, niçin daima yeniden boylar ve birlikler oluştuduklarının cevabı burada saklıdır.”


Eski Türk Dini

Çin Yıllıklarında verilen örneklere bakılırsa, Türklerin eski dini, tek tanrıya odaklı Tengrizm, yani Tanrıcılık idi. Bu anlamda bütün tanrıların üstünde duran Gök Tanrı, eski Türk inancının odak noktasını teşkil etmektedir. Türkler arasında tek tanrı veya herşeyin birliğine endeksli ebedi Gök Tanrı düşüncesi, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi semavi monoteist dünya dinlerinden daha eskidir.

Bu inanç, tesadüfen Çinlilerin bir tuzağından kurtulan Hun Tanrıkut’a, „Evet, bu içime doğmuştu. Çin yine ihanet etti. Benim burada bu (Çin) subayı ile karşılaşmış olmam, Gök Tanrı’nın bir hikmetidir; Gök Tanrı beni uyarmak için onu buraya gönderdi“, dedirtecek kadar saftır, yürektendir. (Kitaptan)


Hun Çin İlişkileri

Çin Yıllıklarında yer alan bilgilere bakılırsa, Çin asırlarca Hun’a “haraç-kalan” ödemek zorunda kalmıştır. Yıllıklardan örnekler:

(...) Hen-Çin elçisi, gereğinden fazla konuşacağına, Hen-Çin’in Hun’a vermek mecburiyetinde olduğu ipeğin, pirincin ve pirinç maltının miktarının doğru olup olmadığına bak. Eğer miktar ve kalite doğru ise bir sorun yoktur. Daha hangi konuda konuşmak istiyorsun ki? Verilmesi gereken malın miktarı ve kalitesi doğruysa, işimiz şimdilik bitmiştir. Yok mal eksik ve kalite kötü ise, son baharda hasılat toplandıktan sonra atlılarımız gelecek ve her şeyinizi elinizden alacaklar.”


Mektuplar

Kitapta, Hun tanrıkutları ile Çin imparatorlarının birbirlerine yazdıkları bir çok mektup da yayınlanmıştır. Bu mektuplar, dönemin siyasi kültürü ve güçler dengesini göstermenin yanı sıra özellikle Türkçenin (örneğin) bundan 2.200 yıl önce dahi bir takım akıllı kelime oyunlarına imkan tanıyacak kadar gelişmiş bir diplamsi dili olduğunu örnekleme bakımdan da ilginçtir.

Tanrıkut Mete’nin Çin İmparatoriçesi’ne mektubundan:

“...Ben, (Tanrıkut Mete), kendi ayaklarının üzerinde duracak güçten yoksun, yalnız bir hükümdarım. Irmakların ve göllerin arasında dünyaya geldim; uçsuz bucaksız ovalarda sığırların ve atların arasında büyüdüm; bir kere olsun merkezi imparatorluğu (yani Çin’i) gezmek arzusuyla müteaddit defalar sınır bölgelerine kadar geldim. Majeste, sen (dul bir kadın olarak) orada yalnız başına dururken, ben, yalnız ve kendi ayaklarının üzerinde duramayan bir hükümdar olarak tek başıma burada oturuyorum. İki hükümdar olarak bizim, daha doğrusu ne senin, ne benim mesrur bir yaşamımız var; günlük yaşamımızda bizi mutlu kılacak, eğlendirecek hiçbir şey yoktur. Dolayısile istiyorum ki, sen, sende olanı, sende olmayanla değiştir...”

İmparatoriçe’nin cevabi mektubundan:

,“Tanrıkut benim harabe sarayımı unutmamış, bilakis onu bir mektupla yad etmiştir. Lakin harabe sarayımın üzerine korku ve endişe çökmüştür! Ömrümün son döneminde, gücümün azaldığı bu günlerde, kafamı meşgul eden bir çok soru var; yaşım çok ilerledi ve bir de nefes darlığı başıma musallat oldu. Saçlarım ve dişlerim döküldü; bir şekilde adımların arasındaki ahenk bozuldu. Eğer Tanrıkut bunun neticesinde beni bir şekilde yanlış anlamışsa, bu onun kızgınlığına değmez; ve kaldı ki, benim harabe sarayımın da bunda bir günahı yoktur; ve o (harabe saray) senin affına sığınacaktır! Sekiz atın çektiği bir makam arabam var; sana layık değil ama, ben yine de onu sana göndermek istiyorum...”

Tanrıkut Mete’nin Çin İmparatoru’na başka bir mektubundan:

“...Öyle anlaşılıyor ki, Hen İmparatoru artık bana karşı barışçıl bir zihniyet taşımıyor; ve bu komşu ülke artık benimle dostane ilişkiler içinde değil! Bunun içindir ki, sizin idari makamlarınızın hatası yüzünde aramızdaki dostluk anlaşmasını geçersiz kılan Sağ Kol Bilge Eliğ’ime, batıdaki Goatsi (Gursi/Gurat) ülkesini feth etmek göreviyle cezalandırdım. O, Gök Tanrı’nın rahmeti, askerlerimin cesaret ve gayreti, eşsiz atlarımın gücü sayesinde Guratları yok etti. Ülkelerini egemenliği altına soktu. Sonra Lolan, Uysun ve Hokut/Uygur ile birlikte (onlara) komşu 26 Türkistan devletini kendine tabi kıldı. Bu ülkelerin hepsini Hun ülkesi yaptı. Eskiden bir birine ok atan ve kılıç çeken bütün Batı ve Güney halkları artık bir aile oldular. Kuzeyin de bütün halkları benim egemenliğim altındadır. Sizden de silahların indirilmesini (barış) talep ediyorum.”

Çin İmparatoru’nun cevabi mektubundan:

“...Senin mektubunu okuduğumda, içimi büyük bir hayranlık kapladı. Çünkü mektuba hakim zihniyet, eski çağların kutsal hükümdarlarının zihniyetiyle aynılık arzetmektedir... “


Çin Hilesi

Bir danışmanın imaparatora tavsiyesinden:

“Savaşarak Hunları hiçbir zaman dize getiremeyeceğiz. Kendi babasını öldüren ve ülkesini bu kadar katı kurallarla yöneten bir Tanrıkut, iyilikle (hediyelerle) de yola gelmez. Onun kandırılması gerekiyor; hem de öyle bir kandırılmalıdır ki, onun oğulları ve torunları uzun vadede (Hen’e) köle olmaktan kurtulamasınlar; demek istiyorum ki, İmparator en büyük kızını Tanrıkut’a hediye etmeli ve ayrıca ona her yıl zengin hediyeler göndermelidir. Tanrıkut bir kere İmparatorun damadı oldumu, Hun tahtının varisleri İmparatorun torunları olacak ve ...


Çin Savaş Sanatı’ndan

“Savaştan kaçın. Savaş riskli ve masraflıdır. Düşmanın içine sızmak ve onun atacağı adımları önceden öğrenmek çok daha etkilidir. Bilesin ki, casuslar savaşın en etkili unsurlarıdır. Senin için çalışan casus ve iş birlikçilere karşı cömert ol. (...) Savaş sanatında bunun adına ilahi manipülasyon ağı denilir.”

“Düşmanın en iyi ve akıllı adamlarını (satın alarak ondan) uzaklaştır; uzaklaştır ki, onun etrafında akıllı danışmanlar kalmasın. Hainleri düşmanın ülkesine sok ve onların etkili konumlara gelmelerini sağla ki, onlar hükümetin (iyi bir) politika yapmasını engellesinler. Ülkede entrika ve kirli bilgileri yaygınlaştır. Hükümdar ile bakanları arasına nifak tohumları ek. Onun adamlarının ahlakını bozmak için her hileye başvur ve onun hazinesinin boşalmasını sağla. Sinsi hediyelerle onların ahlak değerlerini sulandır, ölçülerini altüst et. Düşmanına güzel kadınlar vererek, onun dikkatini başka yerlere çek ve aklını karıştır.” Bugünkü deyimle: Onu yapay gündemlerle meşgul et.”


Ekonomik Bağımsızlık Üzerine

Bir danışmanın Hun tanrıkutuna tavsiyesi:

“Hun boylarının toplam nüfusu, Hen’in bir sınır eyaletinin nüfusu kadar bile yoktur; buna rağmen Hun daha güçlüdür. Çünkü, (Hun’un) giysileri ve yiyecekleri (Hen’den) farklıdır; ve farklı olduğu için, Hun’un Hen’den bir şey almasına gerek yoktur. Eğer Tanrıkut ulusunun örf ve adetlerini değiştirir ve Henlerden daha çok şey almaya kalkarsa, bu aldıklarının sadece onda ikisi Hunların Henlerin etkisi altına girmelerine sebep olacaktır. Eğer onlardan ipek kumaş alırsan, atlıların çalı çırpının içinden geçerken, giydidkleri ipekli ceket ve pantalonlar param parça olacaklar. Bu, ipek kumaşın, senin askerlerinin bugüne kadar giydikleri mükemmel yünlü giysiler kadar maksada uygun olmadığının bir ispatıdır. Hunlar, Çin yemeklerini yemiyor, kendilerine verilen Çin yemeklerini atıyorlar. Bu da gösteriyor ki, süt bulamacının hasiyeti ve lezzeti, Hunların damak tadına daha uygundur. (...) ”


Türk Trajedisi

Çin imparatorunun “şükran fermanı”ndan:

“... Ortaya bir anda bir biriyle savaşan beş tanrıkut çıktı. İç savaşta on binlerce insan öldü. Hunların ellerindeki on hayvandan sekiz-dokuzu telef oldu. Halk arasında açlık başladı. Ülkeyi sarsan bu büyük ayaklanmalar ve kargaşalar esnasında bir tanrıkutun hatunu, oğulları, torunları ve kardeşleri gelip bana tabi oldular. (..)

... Bu yüzden ben şahsen manevi temizlik orucu tuttum. Sonra göğün en yüce imparatoruna ve yerin imparatoriçesine birer adak sundum. Akabinde ilahi nur bana iki defa göründü ... parlayan ilahi ışık, benim arınma orucu tuttuğum sarayı on saat süreyle aydınlattı. (...)

Şükranımın bir işareti olarak, ülkenin her tarafında vergi miktarını indiriyor, ölümden daha hafif cezaları bağışlıyorum. Memurlarımın resmi ünvanlarını bir kademe yükseltiyorum. Her yüz aileye bir inek ve şarap hediye ediyorum. Beş gün boyunca bütün ülkede şölenler düzenlensin...”


2500 Yıllık Çin İmparatorluk Belgelerinde Hunlar ve Türkistan

J.M. de Groot – G. Ahmetcan Asena

Pan Yayınları, 360 sayfa, büyük boy, Istanbul, Ocak 2011

Tuncer KIRHAN' ın Şiir Kitapları

Tuncer KIRHAN'ın 'TOZPEMBE”(1982) adlı şiir kitabından sonra “ÖZGÜR DÜŞLER”(2002) adlı ikinci kitabı yayınlandı.

Toz Pembe adlı kitapta gençlik yıllarının vazgeçilmez teması duygusallık ve aşk, ağırlıklı olarak işlenirken, bazı şiirlerde renkli ve yalın bir hicivde gözlenmektedir.

“Dörtlük” adlı şiirde,

Benimkisi ne aşk ne sevda,

Tutturmuşum işte bir dava,

Şaka maka yaşıyorum da,

Üstelik senatör kızıyla.


Sevdalım adlı bir başka şiirde ise;

Saçların, gözlerin,boyun posun,

Hangisini desem bilmem ki,

Sen vatanım kadar güzel,

Baharım kadar kokulu,

Tanrım gibi azizsin.

Sen her şey,

Sen çok şeysin,

A, benim başımın belası. anlatımında kutsal değerlerle eş tuttuğu aşk objesini bazen tatlı bir şekilde yerdiği görülmektedir. İkinci kitap olan; “ ”de kendi çizgilerini taşıyan desenlerle desteklediği şiirlerde; kimi zaman kaybolmayan romantizm ustaca işlenirken, sağlam bir kişilikle şekil bulan mısraların gerçekçi bir anlatım kazandığı görülmektedir. Azerbaycan üzerine yazılan, “Bu Memleket Bizim” adlı şiirde;


...

Hani Derbent, hani Zengezur,

Bölünmüş yürekten bir kandır akan,

Üç kardeşin arasında Aras.


Dizelerinde Kadim Azerbaycan’ın 1828 yılında ki parçalanmışlığı ve Türk dünyasıyla ilişkisi anlatılırken, Azerbaycan edebiyatında "maral, ceylan" gibi değişmez figürsel ifadeler, daha gerçekçi bir yaklaşımla yerini almaktadır. Bir başka ifadesinde coğrafi ve gerçek objeler daha otantik motiflerle zenginleşirken, şiirin derinleştiği dikkat çekmektedir.


Karabağ'ın şikestesi, Kuba'nın al alması var.

Gence kentinde bir kız gördüm,

Tıpkı ayın on dördü, yanakları nar.

Kitapta yer alan “Sevginin Erdemi" adlı şiirde ise gerçekçiliğin yanı sıra felsefi bir yaklaşım hissedilmektedir.


...

Sevgi yaşamaktır bir başkasının hayatını bilgece,

Sevgi bir annenin nefesi kadar ılık,sesi kadar şefkatli,

Yaz akşamlarında esen yeller gibi okşamalı yürekleri,

Sevgi tanrıya yakın, insana uzak değil.

Topraktan gelip, toprağa gidecek kadar,

Gerçek ve inançlı…

Ebülfez Elçibey

Mehmetçik

ANKARA

Hürriyet Sabah Milliyet
Star Cumhuriyet Radikal
Yeni Şafak Türkiye Vatan
Akşam Zaman Posta